18 Eylül 2011 Pazar

Güney Fransa'ya Gidenler İçin Altın Değerinde Bilgiler

Herkese tekrar merhaba,
Nasıl bir tembellik içindeyim anlatamam, aklım bloğumda en azından iki tıkırtı yazmak için elim gidip geliyor ama hopp ilgim bir anda dağılıyor ve yazmayı sürekli erteliyorum... Neyse bu kadar konuşmaya karşın yine de şikayet etmeye hakkım yok sanırım. Çünkü bu sene taşındım taşınalı doğru düzgün evde oturmadım bile (: Yakında arkadaşlarımın tavsiyelerine uyup bir seyahat kitabı yazmaya başlayabilirim:)))
Bu bayram yaşadığımız Güney Fransa macerası nasıldı merak ediyor musunuz? Hadi anlatmaya başlayayım o zaman.
Pazar günü İstanbul'dan THY uçağıyla öğlen Toulouse'a vardık. Buradan hemen hava alanının önünden kalkan ücretli shuttle ile şehir merkezindeki tren garına vararak diğer arkadaşlarımızla buluşmak üzere Montpellier'e giden hızlı trene binmek için biletimizi aldık. Aslında bu tür hızlı trenlerde biletinizi önceden almak fazlasıyla uyguna geliyor. Normal biletin fiyatı bizim önceden aldığımıza göre neredeyse 3 katı pahalıydı. Trenimizin kalkmasına yaklaşık 3 saat olduğu için bizde vakti değerlendirmek için şöyle bir şehri turlayalım dedik.

Toulouse, Fransa'nın kayda değer büyük şehirlerden birisi, o yüzden 3 saatin içinde tamamını gezmek mümkün olmadı. Ama Paris'e nazaran sessiz ve aile yaşantısına daha uygun bir yer olduğu söylenilebilir. Fransa'nın genelinde olduğu gibi aşırı derecede evsiz insan ve bu evsizlerin yanında da mutlaka bir köpek var. Bu sebeple sokakta yürürken sağa sola bakmak yerine olası tatsız bir duruma mahal vermemek için sürekli yere bakıp yürüdüm:) En canlı yerlerinden biri de sanırım Floransa meydanını andıran geniş trafiğe kapalı alanı...
3 saatimiz dolunca bu cici şehre elveda diyerek trenimize yetişmek için koştura koştura gara geri döndük.

Avrupa'nın en özendiğim yönlerinden biri insanların toplu taşımayı en verimli yönde değerlendirebiliyor olmaları. Karayoluyla 6 saat sürecek bir yol hızlı trenler sayesinde neredeyse yarı yarıya daha az sürede gideceğiniz yere varmanızı sağlıyor. Özellikle hızlı trenlerin bizim trenlerle yakından uzaktan benzerliği yok. O kadar temiz, konforlu ve binen yolcu profili yüksek ki sanki ray üstünde giden bir uçağa bindiğinizi bile düşünebilirsiniz. Eğer bizimde bu şekilde trenlerimiz olsa inanın uçak stresiyle uğraşmam her yere trenlerle gitmeyi düşünürüm. Gerçi yakın zamanda yönetim bu tarz trenleri hizmete açtı ama açıkçası denemediğim için aradaki farkı bilemiyorum.

Yaklaşık üç buçuk saat süren yolcuğumuz pencereden yeşil çayırları ve içinde koğuşlanan şirin Fransız evlerini gözleyerek hızla bitiverdi; nihayet Montpellier'e vardık. Arkadaşlarımız farklı destinasyonlardan buraya geldiği için bizi tren garında karşıladılar. Burada yine önceden ayarladığımız kiralık arabamızı teslim aldık ve kısa bir şehir turu yapmak üzere gardan ayrıldık. Arkadaşımız iphone'una yüklediği özel navigasyon programıyla ki biz ona Zeynep adını taktık:=) Güney Fransa'yı fethetmek için hazırdık.

Bizim ilk durağımız olan Montpellier söylenene göre Fransa'nın sekizinci kalabalık şehri. Şehrin Yeni ve Eski olmak üzere iki türlü yapılaşması var. Eski kısım diğer Avrupa şehirlerinden çok farkı bulunmayan; Yeni kısım ise orjinal bir mimariye göre oturtulmuş daha göze hitap eden bir oluşumdan ibaret. Montpellier'de kafayı çevirdiğiniz pek çok yerde Türk restaurant'ı görebilirsiniz. Hatta arkadaşlarımız biz gelmeden önce ara sokakların birinde kebaplarıyla nam salmış, duvarının bir tarafında kocaman bir Che Guevera baskılı bayrak asılı Türk bir çiftle tanışmışlardı bile. Sosyalist aktiviteler sebebiyle Türkiye'den mecburi şekilde ayrılmış çift bize şimdilerde Türkiye'yi nasıl özlediklerini ve bir hafta bile olsa ülkeye gelip kokusunu içine çekmek istediklerini anlattılar.
Montpellier'de karnımızı Fransa'nın klasik fast food zinciri olan Quick'de doyurup, Marsilya'ya gitmek üzere yola çıktık. Marsilya'ya doğru yol alırken denizin kokusunu hissetmeye başlamıştık bile. Şehrin kalbi Vieux-port denilen eski bir limandan oluşuyor. Hatta bütün hayat bu limanın çevresinde dönüyor bile diyebiliriz. Ara sokakları gezinip, Marsilya'nın çok da bilinmeyen yerlerini keşfedelim dedik. Marsilya nesiyle meşhur diye sorarsanız sanırım ''sabunlarıyla'' ve portakal esansıyla yapılan ''navette'' ismindeki kurabiyeleriyle diyebilirim. Ama bana kalırsa Marsilya'nın bu iki meşhur şeyi de kesinlikle ŞİŞİRME!!. İlk olarak sabunlarından bahsedecek olursak; bizim marketlerde satılan Hacı Şakir'ler bu ülkede satılmaya başlasa sanırım satış rekorları kırardı. Hiçbir özelliği olmayan ve tanesi 3 eurodan başlayacak kadar astronomik olan bu sabunlar açıkcası ilgi alanıma girmeyi başaramadı.
blogIMG_0027Navette'leri ise ağzımız sulana sulana bulmak için neredeyse dakikalarca yürüdük. Four des Navettes isimli fırına gidip kurabiyeyi heyecanla ağzımıza attık ama sanırım hepimiz de satıcı kıza ayıp olmasın diye suratımızı ekşitmek için dışarı çıkmayı bekledik:) O kadar kötüydü düşünün... Bizim kürt böreğini, un kurabiyemizi, şam babamızı deneseler bu kadar iddialı olmazlardı diye düşünüyorum..Şehirden ayrılmadan önce bütün manzarayı tepeden görmek için en güzel yer olan (Notre Dame de la Garde) Koruyucu Meryem Kilisesi'ne gittik.
Marsilya'daki navette satan fırın
Marsilya sonrasında hepimizin hevesle görmeyi beklediği yer olan Aix-en-Provence'daki, Cezanne ve Picasso'nun tablolarına ilham veren lavanta bahçelerine doğru yola çıktık. Ancak bizim navigasyon Zeynep buhran geçirince yollarımız karıştı ve kendimizi yol üstündeki Provence'de bulduk. Buradaki turizm ofisine lavanta bahçelerini sorduğumuzda aldığımız yanıt hepimizin tadını kaçırdı. Çünkü o içinde koşturup, yatıp uzanacağımız güzelim lavantaların mevsimi ancak Haziran'a kadarmış.... Ama yine de yol sormak için tesadüfen girdiğimiz bu şirin kasaba belki de hafızamızda yer edecek en cici yerlerden biri oldu.
blogIMG_0064
Küçük bir merkezi ve merkezinde sıra sıra restaurant'ların bulunduğu bu yerde çok lezzetli yiyecekler yiyebilirsiniz. Özellikle Happy Days isimli yerde harika bruschetta'lar, onun hemen sırasındaki Pizza Capri'de parmaklarınızı bile yedirecek kadar leziz pizzalar ve Lavarenne'de ise daha önce hiç yemediğiniz kadar muhteşem pastalar bulabilirsiniz. Lavarenne'nin özellikle çilekli pastası nasıl bişiydi bilmiyorum ama pasta sevmeyen ben hala o pastayı sayıklıyorum diyebilirim. Ev yapımı pasta yapıp satıyorum diyenler bence bunu tatsalar bu işi bırakıp örgü örmeye karar verirler o derece:D
blogIMG_0080
Buradan sonraki durağımız ise jet sosyetenin uğrak yeri ve bizim de kaçak zenginimiz Cem Uzan'ın yeni yuvası olan St.Tropez. Brigitte Bardot'unun neredeyse ikon olarak sayıldığı St.Tropez daha sınırlarına ulaştığımızda bile snob havasını burnumuza temas ettirmeyi başardı:) Bizim sosyetiklere ''Tatil rotanız nedir ?'' diye sorulduğunda verilen klasik cevap olan St. Tropez, aslında hayal ettiğimizden çok daha küçük geldi bize. Hatta burayı gezdik, bitti biz hala yanlış yerde olabilir miyiz? , bu kadar küçük bir yer olabilir mi ? diye kendi kendimize şüpheye bile düştük. Yine doğrucu Davut olarak şunu söylemeyi kendime bir görev bilirim: ''St.Tropez kesinlikle abartılmış içi boş bir balon...'' Burayı bu kadar havaya sokanlar Bodrum, Göcek görmemişler mi acaba? Ya da nedir yani sosyetiklerimiz kendilerini halktan sıyırmak ve aynı havayı solumamak için çareyi St.Tropez sahillerine kaçmakta mı bulmuşlar? Denizi İstanbul boğazının çeyreği kadar olamayacak kadar sevimsiz ve bulanık, doğal sayılabilecek hiçbir güzelliği yok, kendine has hiçbir şeyi yok ve yemek-içmek acayip pahalı. Hal böyle olunca bana cazip gelen hiçbir yanı kalmadı bu sözde havalı şehrin.

St.Tropez'den ayrılıp film festivalleriyle meşhur şehre Cannes'a doğru yola çıktık. Açıkçası benim en büyük eğlencem arabayla giderken evleri, bahçeleri insanları gözlemlemek oldu. İtalyanlar ve İspanyollar yine ucu ucuna bizi andırırken Fransızların bizden o kadar farklılar ki. Hep bir mesafe ve soğukluk var hayatlarında. Sadece turist olarak bunu söylemiyorum; bir anne-çocuğun ya da eş ve arkadaşların arasında bile sanki gözle görülmeyen ama sanki koruyucu bir kalkan gibi arada sabit duran bir set var.
Cannes, film festivallerine ev sahipliği yaptığı için midir bilmiyorum burası sanki bir sanat şehri gibi. İnsanlar biraz daha cana yakın, daha yardımsever ve güler yüzlü sanki. Burada kaldığımız otel şehrin merkezine o kadar yakındı ki eğer festival zamanı gelmiş olsak sanırım birkaç dünya starıyla karşılaşmamız mümkün olurdu. Cannes'da ev fiyatları da şaşırtıcı derecede uygun, hatta İstanbul'dan çok farklı sayılmaz bile. Bir ara eli yüzü düzgün ufak bir ev alsak bunu sadece festival zamanı bile kiraya versek iyi kar ederiz diye düşünmedik değil. Cannes'da ilk akşam sahil şeridinin sırasından yürüdükten sonra bizim Beyoğlu'ndaki Cezayir Sokağını andıran arnavut kaldırımlı, yokuşlu bir sokağa girdik. O kadar kalabalıktı ki, insanlar iki kişi yanyana ancak yürüyebiliyorlardı. Burada koğuşlanan restaurant'ların masaları resmen sokağın ortasında hatta çok aç kalsan yürürken masada duran ekmek sepetini bile aşırırsın o derece:)) Bu sokakta aradığımızı bulamayınca sahil şeridindeki yerlerden birine oturup sağlığına dikkat eden kızlar olaraktan vejetaryen tapas sipariş ettik. Beyler grubu ise sıcacık patates kızartmalarının keyfini çıkarırken biz de dayanamayıp bir elimizde çiğ karnabaharlar, bir elimizde patates kızartmaları geleni geçeni seyrettik. Ertesi sabah festivalin yapıldığı ve red carpet büyüsünün yaşandığı Grand Auditorium'a giderek bol bol fotoğraf çektirdik. Ancak şehirden ayrılmak üzereyken gördüğüm şey sinirlerimi tepeme çıkardı. Tüm dünya ülkelerinin heykelden bayrakları sıralanmışken, Türk bayrağının üzerine çarpı yapılmıştı. Gerçi Fransız'ların Türk'lere karşı AB sürecindeki yaklaşımı tam da bu eğilimdeyken çok da fazla şaşırmış olmamamız gerekirdi. Ama okullu çocuklar gibi elime bir şeyler alıp onların bayraklarını tespit ettikten sonra aynısını yapmayı bir an hayal etmedim değil...

Yine kıyı şeridinden devam edip Nice'e doğru yol aldık. Güney Fransa'nın bana göre denize girmek için ideal en güzel yeri Nice olmalı. Özellikle tepeden kuş bakışı olarak denize baktığınızda denizin yer yer lacivert, yer yer zümrüt yeşili olduğunu görürsünüz.
blogIMG_0126
Nice aslında İstanbul'luların hiç de yabancılık çekmeyeceği kadar tanıdık bir şehir. Sahil şeridi insanlar için o kadar kullanışlı hale getirilmiş ki, bazıları kendilerine ayrılmış kocaman alanda bisiklete biniyor, denize giriyor ya da sadece oturmuş kitabını okuyabiliyor. Burası da tıpkı Montpellier gibi eski ve yeni olmak üzere kendi içinde ayrılmış. Açıkçası biz yeni-eski demeden her yeri gezdik:) Burada karnınızı doyurmak için en güzel yerlerden biri harika pizza yapan La Pizze Cresci.
Nice'den sonra Grace Kelly'nin prensesi olmasıyla ünlü Monaco'ya geçtik. Monaco, Fransa'nın içinde olmasına rağmen Fransa'dan bağımsız, hatta abartayım bizim Kadıköy'den bile küçük diyebileceğim, toplam nüfusu 35 bin olan bir ülke.. O kadar küçük bir ülke ki eminim burada görmek istemediğiniz biriyle karşılaşma olasılığınız yok gibi bir şey:) O kadar zengin bir ülke ki havaalanı yerine özel jet ve helikopterler için yapılmış bir heliportu bile var.
blogIMG_0173 2
Monaco'da iki türlü insan olduğunu söyleyebilirim; zenginler ve turistler... Biz turistler! ülkeye girer girmez gördüğümüz lüks hoteller, arabalar, binalar, yollar ve yapılar yüzünden şaşırıp kaldık. Ama durun, bu buz dağının henüz görünen kısmıydı. Çünkü küçükken masalını sık sık okuduğum Külkedisi'nin Sindirella olup davet edildiği o balo teması sanki modern çağa uyarlanmış şekilde karşımızda duruyordu....
Monte Carlo'nun can damarları; şehrin merkezindeki kumarhane ve hemen yanındaki Hotel de Paris. Kumara düşkünlüğünüz olmasa bile içine bir kere de olsa girip görün derim. Girişte özel güvenlikler yanınızda çanta, kamera olmadığından emin olduktan sonra girmenize izin veriyor. Pasaportlarınızı göstererek alabileceğiniz kişi başı 10 euro olan giriş kartı sayesinde slot makinelerini, masa başında rulet oynayan insanları ve kumarhane atmosferini görebilirsiniz. Gerçi kumarhanelerin çeşitliliği ve mekanın büyüklüğü konusunda Las Vegas'ın eline su dökemez bence ama yine de görülmesi gerekir diye düşünüyorum. Özellikle
Monte Carlo kumarhanesinin önünde cinnet geçireceğiniz kadar pahalı ve lüks arabaları bir arada görebilirsiniz. Açıkçası şu anda trafikte yanımdan her Ferrari geçtiğinde ''aman bu ne kiiii?'' diye komik bir ifade bile kullanıyorum. Oradaki arabaların çeşidini siz düşünün... Şansa Hotel de Paris'de yardım balosu olduğundan frak giymiş beylerin ve ayağında Louboutin olan bayanların lüks arabalarıyla otelin önünde inip
içeri tek tek girmesini izledik. Bir an kendimi düğün salonunun karşısında kim ne giymiş diye seyretmeye gelmiş, yanındaki eltisinin kolunu dürtüp bir yandan çekirdeğini çitleyen kadınlardan biri gibi hissetmedim değil. Ama yine de içimden ''who cares?'' demek istiyorum...Burası Monaco ve aşırılıklar ülkesi....Ve ne yazık ki o gün biricik kocamın ''çok yürürüz sonra ayakların ağrır'' diye verdiği tavsiye üzerine topuklularımı giymemek gibi bir hata yaptığımdan, canım dostum Birkenstock'larımla aşağılayıcı bakışlara maruz kaldık:D Benden Monaco'ya giden bayanlara tavsiye, dikkat edin bağırarak yazıyorum: EN İDDİALI ELBİSENİZİ VE EN ÖNEMLİSİ TOPUKLUNUZU GİYİP ÖYLE GİDİN!!

Monaco sonrası daha çok bir öğrenci şehri olan Grenoble'ye geçtik. Ama ne geçiş sanırım hayatımın en uzun ve bitmek bilmeyen yoluydu....
Grenoble varınca şöyle bir gezindik; sokaklar öğrenci ve Amerikan tarzı restaurantlarla doluydu. Burası eminim kimilerine göre güzel ve sessiz gelebilir ama biz burada çok vakit harcamak yerine planda olmamasına rağmen Lyon'a giderken yolumuzun üzerinde sayılan İsviçre, Cenevre'ye gitmeye karar verdik. Açıkçası İsviçre'ye geçme kararı biraz çılgıncaydı, çünkü Schengen vizesiyle giriş yapılıp yapılmadığından çok emin değildik. Yoldan daha önce gitmiş olan arkadaşlarımızı arayıp girişte bir sorun yaşamayacağımızdan emin olduktan sonra yola koyulduk. Sınır kapısına gelince hepimiz sanki kaçak göçmen edasıyla birbirimize ''normal davranıp, gülümseyelim'' diye telkinlerde bulunduk ama görevli sağa çekmemizi söylediğinde artık yapacak bir şey yoktu:) Korktuğumuz gibi olmadı ve kimse pasaport ya da vize kontrolü yapmadı, sadece ülkeler arası giriş çıkışlarda bizim OGS benzeri manyetik bir pul satın alıp arabanın camına yapıştırmamızı istediler. Ve işte resmen İsviçre sınırları içindeydik. Cenevre biraz soğuk, tipik Alman şehri gibi görünse de ben kendi adıma çok beğendim. Bizim Taksim meydanını andıran geniş caddesi buranın şehir merkezi sayılıyor. Ama hayat Fransa'dan biraz daha pahalı, özellikle yemek inanılmaz!! Bizim Carrefour'ların içindeki yemek yerleri gibi çeşitli yemek türlerinin bir arada olduğu küçük bir yemek kompleksine girdik. Ve 4 kişi birer tabak alelade yemek için 150 euro ödedik. Türk lirası bazına vurunca çok pahalı ve değmeyen bir yemekti. Daha sonra buradaki büyük marketlerden birine girip İsviçre'nin en meşhur şeyleri olan süt, çikolata ve Victorinox (İsveç çakısı) alıp tekrar Fransa'ya, Lyon'a gitmek üzere ayrıldık..
Lyon, Fransa turumuzun son durağıydı ve özellikle yemek konusunda nam salmış bir şehir olduğu için yerel mutfağını en iyi nerede tadabiliriz diye dolaştık durduk. Lyon'da bana kalırsa en romantik yer Rhone Nehri'ni seyredebileceğiniz köprü.
blogIMG_0500
Burada bol bol fotoğraf çektik ve Pazar günleri nehir kenarında kurulan halk pazarını gezdik.
blogIMG_0489
Akşamsa ''bouchon'' lardan birine girip tatil boyunca sayıkladığımız soğan çorbasını nihayet içtik. ''Bouchon'' Lyon'a özel, yerel yemeklerin sunulduğu küçük bir restaurant kültürü...
Lyon'da yiyebileceğiniz diğer enfes şeylerden biri de ''Pain au chocolat'' adlandırılan çikolatalı kruvasanlar...Bunun özellikle vişnelisi gerçekten enfes oluyor, hemen hemen her köşe başında bunları yapan pastaneler mevcut.
Ta taaa taaa taaaammm işte bir haftalık Güney Fransa turumuz böylece sonlanıyor... Aman Allah'ım şimdi bakıyorum da ne kadar yazmışım:))Gerçi Güney Fransa bu kadarla bile yeterince anlatılmış sayılmaz. Kendi adıma uzun uzun tarihi yerlerin anlatılmasını okumaktan çok hoşlanmadığımdan, genel olarak üstünden geçerek anlatmayı seçtim.

Allah sağlık verirse bir sonraki rotam Hırvatistan, Dalmaçya kıyıları...Şimdilerde bununla ilgili araştırma yapıyorum. Aranızda gitmiş ya da bilgisi olanlar varsa benimle paylaşırsa çook sevinirim, herkese kocaman öpücükler...



7 yorum:

hnf dedi ki...

Aix-en-provence'e gidememiş olmanıza üzüldüm. Avignon, Arles ve Aix-en-provence güney Fransa'da en beğendiğim şehirlerdir. keşke görebilseydiniz. Bunun yanında Cote d'Azur a gidenlere tavsiyem; Saint Paul de Vence'i ve Monaco yakınlarındaki Eze'i mutlaka ziyaret etsinler.

Adsız dedi ki...

Okuduğum en keyifli gezi yazısı,kaleminize sağlık:)
çok cici=)

AHMET ERDEM KARACA dedi ki...

Çok güzel bir yazı olmuş elleerinize sağlık pınar hanım.Klişe anlatımlara benzememiş.Tamda insanlarınmerak ettiklerini cevaplamışsınız.Yazılarınızın devamını dört gözle bekliyoruz.

Adsız dedi ki...

güzel gezmişsinizde altın değerinde bir tavsiye görmedim ben.

ada dedi ki...

Merhaba yazınız çok güzel size sormak istediğim bu gezi için ayırdığınız zaman neydi yani ne kadar zamanda yapılabilir bu gezi ve lyondan parise geçmek zor mudur yoksa ayrı bir tatil mi ayrılmalı sizce paris için

Yasasin Ben dedi ki...

merhaba ada, biz bu gezi yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık 1 hafta kadar ayırdık. Araba kiraladığımız için şehirlerarası hızlı şekilde geçiş yapabildik ve istediğimiz yerde istediğimiz kadar zaman geçirebildik. Bence Güney Fransa ayrı gezilmeli, Paris ayrı gezilmeli. Ama 10-13 gün kadar vaktiniz varsa neden olmasın? Deneyebilirsiniz:)) sevgiler

Adsız dedi ki...

Merhaba,

Araba kiralamayı nereden yaptınız? Yakın zamanda benzer bir program yapmayı planlıyorum ama araç kiralayacak uygun bir site bulamadım :(

Blog Widget by LinkWithin