29 Ocak 2009 Perşembe

Fazla Kilolar Şıklığa Engel Değildir!

Her zaman şunu savunurum; Bir kadın ne kadar kilo verirse versin, ne kadar güzelleşirse güzelleşsin hiç bir zaman bununla yetinmez, çünkü bu bizim doğamızda var. Hep daha fazlası için arzu duyuyoruz. Ama biraz özen, bakım ve öngörü ile bence her birimiz aslında çok çok güzeliz.

İşte size kanlı canlı örnek..Amerikalı balık etli ? oyuncu Queen Latifah giydiği bu mor gece elbisesiyle bence podyumdaki o 34 bedenlik, rengi solmuş, yanakları içe çökmüş, etsiz butsuz, koptu kopacak modellerden biner kat daha güzel görünüyor. Bu ne güzel bir renk seçimidir ? Bu ne zarif bir tasarımdır? Hele saçı ve makyajı bence dört dörtlük.Kesinlikle çok beğendim...

Lauren Moshi "Peace Girl Long Sleeve Swing Tee" T-shirt'leri

1960'ların özgür ruhunu simgeleyen "barış, eşitlik ve çiçek" motiflerini içeren bu t-shirt'ler şu sıralar Amerika'yı sallıyor. Lauren Moshi'nin tasarladığı bu hippi bluzları önümüzdeki bahar ve yaz sezonunda bol paça pantolonların üstüne bizlere eşlik edecek.
Beğenmesine beğendik ama nereden buluruz bu t-shirtleri diyenler için şöyle bir tavsiyem var. Herhangi bir beyaz bluz temin edin, üzerine siyah kumaş boyasıyla benzer motifleri çizip kuruduktan sonra arkasını çevirip ütüleyin.. Deseni yakından görmek isteyenler için detaylı fotoğraflar ekledim..
Hadi Kızlar iş başına...



28 Ocak 2009 Çarşamba

SAG Ödülleri'nin Beyaz Kelebeği

Tamam kabul ediyorum öyle çok şatafatlı bir giysi değil, hatta "bu mu yani?" bile diyebilirsiniz. Ama bilemiyorum bu aralar bana beyaz renkli, tüllü şeyler çook ama çook güzel görünüyor:)

SAG Ödülleri'nin En Zarif Giysili Bayanları

Neredeyse tüm bayanların giysilerine tek tek göz gezdirdim. Ama genel olarak gözüme en hoş gelen giysiler aşağıdaki gibi oldu. Dikkat çeken en önemli nokta; her birinin göz tırmalamayan renk ve modellerde olması, çok fazla detay içermemesi ve hangi tasarımcının elinden çıkmış olursa olsun kesinlikle birer klasik olmaları...

SAG "Narenciye Ödülleri"

Kendi adıma şöyle bir itirafta bulunayım; beni her zamanki gibi ödül alan isimlerden ziyade daha çok kırmızı halıda salınan bayanların kıyafetleri ilgilendirdi. Ancak yine beklediğim gibi çıkmadı ve beğendiklerim bir elin parmağını bile geçemedi. Ya ben çok fazla şey bekliyorum ya da hakikaten Hollywood'da zevksizlik virüsü salgın bir şekilde yayılmış durumda.

Alın size aynı müthiş rengi giymiş bayanlar... Tamam turuncu-cart kırmızı belki normal şartlarda fena değildir, ama hepiniz de aynı rengi sanki çok albenisi varmış gibi ne akla hizmet seçtiniz yahu?

Screen Actors Guild Awards (SAG)

Geleneksel olarak düzenlenen "Beyaz Perde Oyuncuları Derneği Ödülleri (SAG)"15'inci kere Los Angeles'ta sahiplerine dağıtıldı.

İşte SAG Awards Ödül Kazananlar Listesi;

En İyi Kadın Oyuncu: Meryl Streep (Doubt)
En İyi Erkek Oyuncu: Sean Penn (Milk)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Kate Winslet (The Reader)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Heath Ledger (The Dark Knight)
En İyi Oyuncu Kadrosu: (Milk)

Televizyon Dalında;
En İyi Kadın Oyuncu - Minidizi/TV filmi: Laura Linney (John Adams)
En İyi Erkek Oyuncu - Minidizi/TV filmi: Paul Giamatti (John Adams)
En İyi Kadın Oyuncu - Drama (TV): Sally Field (Brothers & Sisters)
En İyi Erkek Oyuncu - Drama (TV): Hugh Laurie (House)
En İyi Kadın Oyuncu - Komedi (TV): Tina Fey (30 Rock
En İyi Erkek Oyuncu - Komedi (TV): Alec Baldwin (30 Rock)
En İyi Oyuncu Kadrosu SAG Ödülü - Drama (TV): Mad Men
En İyi Oyuncu Kadrosu SAG Ödülü - Komedi (TV): 30 Rock

26 Ocak 2009 Pazartesi

Can Yücel'den

'Farkında' olmalı insan...
Kendisinin, hayatın olayların, gidişatın farkında olmalı...
Farkı fark etmeli,
fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli...
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını
ve en sonunda bir metre karelik yere
nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli...
Şu çok geniş görünen dünyanın,
ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli...
Henüz bebekken 'Dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,
ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını fark etmeli...
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli...
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra...
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini,
nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan...
Hayvanların yolda , kaldırımda , çöplükte
ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli...
Yaratılmışların en güzeli olduğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı...
Gülün hemen dibindeki dikeni,
dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli...
Evinde kedi,köpek beslediği halde
çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli...
Eşine 'seni çok seviyorum!' demenin
mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli...
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini
ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli...
Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli...
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli,
fark etmeliyiz çok geç olmadan....
Ömür dediğin üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür...
O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür

25 Ocak 2009 Pazar

YALNIZLIĞA HÜKÜM GİYMEYİN

Yalnızlıktan korkmak modern çağın belki de kayda değer en önemli fobilerinden biri olsa gerek. Belli bir yaşa gelmiş, hayatında ciddi bir ilişki olsun ya da olmasın hiç fark etmez pek çok insan bu korkuyu ensesinde ani bir ürperti şeklinde hisseder.
Çevremizdeki insanlar birer birer, kimseye hissettirmeden teklikten çiftliğe terfi edip, mutlu beraberliklerini kenetlenen elleriyle gidilen davetlerde eşe dosta ilan ederler. Ardından, ani bir darbeyle sevimli düğün veya nişan davetiyelerini ellerimize tutuştururlar. Normal zamanda çok farkında olmadığımız ve bizi pek de ilgilendirmeyen bu duygusal beraberlik zincirleri özellikle kötü sonuçlanan bir ilişkimizin ardından ya da yalnız kaldığımızda, kalın ve italik harflerle gözümüze doğru batmaya başlar.

Kimi zaman bu kişilerin, şu uzaylıların koca bir şehri gizlice istila edip içinde yaşayanları hipnotize ettiği ve aralarına kattığı saçma Amerikan filmlerinden fırlamış olduğunu düşünür; bir ilişkiye başladığını duyduğumuz kişiye “artık onlardan biri” muamelesi yaparız. Tek suçları hayatlarını geçirecekleri kişileri bulmuş olmaları ve bizi bu yolda tek başımıza bırakmaları olan bu çiftler için kimi zaman haksız yargılamalar yaptığımız da olur. Bazen hiç üşenmeden bunun hakkında ciddi kafa yorar, sanki bunu düşünmek bize kalmış gibi, ilişkilerindeki artıların ve eksilerin derin bir titizlikle sağlamasını yaparız. İlk çıkan sonuç bizim yalnız da ne kadar mutlu olduğumuz, onlarınki gibi bir ilişki yaşayacağımıza yüz yıl yalnız kalmayı yeğleyeceğimiz şeklindedir. Rahat ve derin bir nefes alıp özgürlüğün muhteşem rahatlığını içimize çekeriz.

Bu durumun bizi ne kadar etkilemediğini kendi kendimize tekrar etsek, bekârım ve kendi saltanatımın sultanıyım diye özgüven sloganları atsak ta aslında durum bu şekilde olmaz. Çünkü arada sırada kendimizi fazlasıyla yalnız hissederiz. Öyle ki dünya nüfusunun neredeyse büyük bir çoğunluğu bir anda ortadan kaybolmuş geriye sanki bir biz kalmışızdır. Çevremiz ne kadar kalabalık olsa, arkadaşlarımızın, ailemizin sıcaklığını üzerimizde hissetsek de bu hiç bir şeyi değiştirmez. Derinlerde bir yerlerde annesi, babası, hatta en sevdiği bebeği yanında olmadan karanlıkta kalmaktan korkan küçük bir kız çocuğu gibi, biz de yalnız kalmaktan ölesiye korkarız. Bazı zamanlar bundan bir on sene sonra nerede ve nasıl olacağımızı düşünürüz. Kafamızda çeşitli senaryolar oluşturur, bu senaryoların baş kahramanı olarak kendimizi her defasında farklı versiyonlar içinde hayal ederiz.
Bunlardan birinde; ortopedik ayakkabısının üstüne, gri tonlarında bir tayyör giyen, kısa kesimli saçlarına kır düşmüş, 6 kedisiyle karanlık bir evde oturan, orta yaşlarını tek başına geçiren mutsuz bir kadın görüntüsü oluşur. Diğer birinde ise; uslanmaz erkek kardeşimizin bizden önce evlenip çocuk sahibi olduğunu görür, o şirin mi şirin yeğenimizin annesine “Benim halam neden şişman, neden hiç çocuğu yok ve neden hep yalnız? Yoksa kimse onu sevmiyor mu?” dediğini duyar gibi oluruz. Bu örnekleri çoğaltmak fazlasıyla mümkün, ne de olsa konu biz olunca her zaman içimizi karartacak bir şeyler buluruz.
İşte bu zamanlarda kısa bir duraksamanın ardından umutsuzluğun ağırlığı omuzlarımıza çöküverir, neden hala yalnız olduğumuzu düşünür, hatanın kim de, nerede olduğunu sorgular, bizde yanlış gidenin ne olduğunu bulmaya çalışırız. Bu çabalar elbette sonuçsuzdur, çünkü ortada ne hata yapan ne de yanlış giden bir şeyler vardır.

Yalnızlığı asla kader olarak değerlendirmemeli ve şu hikâyelerdeki yaşlı bilgeler gibi “ben yaşayacağımı yaşadım, hayatın gizemini çözdüm, daha göreceğim bir şey kalmadı” havasına bürünüp kabuğumuza çekilmemeliyiz. Şuna bir açıklık getirelim, hayatımızda kimsenin olmaması ve üzerimize yalnızlık etiketinin yapışması sadece zaman ve seçim sorunsalıyla alakalıdır. Bazen bunu bizzat kendimiz seçeriz, çünkü şartlar bizi bu şekilde yönlendirmiştir. Kimi zaman kötü bir ilişki, ardında kötü anıları ve istemediğimiz hatta beklemediğimiz tecrübeleri bize yaşatmış olduğu için tekrar yeni bir beraberliğe adım atmak hatta buna teşebbüs etmek bile bizi ürkütür. Çünkü aynı hataları tekrar yapmaktan ya da karşımızdakinin bizi yine hayal kırıklığına uğratacağından korkarız. İşte bu zamanlarda yalnız kalmak fikri oldukça cazip gelir. Ne de olsa sevgili yoksa sorun da yoktur.

Y alnızlığın tadına varabilmek için mümkün olduğunca sevgilinizle birlikte olup da yapamadığınız şeyler yapılır. Arkadaşlarla bolca vakit geçirilir, onun gitmekten hep nefret ettiği o sanatsal aktivitelere katılınır, saatlerce alışveriş merkezlerinde vakit harcanıp, göze kestirilen her kıyafet üşenilmeden denenir, kilo alırım da beğenilmem kaygısı olmaksızın o müthiş lezzetli çilekli turtalar mideye indirilir… Elbette bu durumun albenisi belli bir süre geçtikten sonra yok olacak, bir akşamüstü kanepenizin üstünde lekeli t shirt iniz ve hamburger desenli pijamanızla, kendinizi koca bir dondurma paketiyle “Melekler Şehri' ni” izleyip bir yandan gözyaşları içinde burnunuzu çekerken bulacaksınızdır.

Bazen de tek olmayı hakikaten biz seçmemişizdir, sadece çevremizde gerçekten yalnızlığımızı paylaşacak kimse yoktur. Belki arada sırada ilgi alanımıza girebilecek yeni insanlara rastlarız. Hatta bu kişinin bizi tek başına seyahat ettiğimiz bu sıkıcı yolculuktan alıkoyup yeni maceralara birlikte atılacağımız o insan olduğunu düşünürüz. Fakat belli bir süre geçtikten ve kişiyi tanıdıktan sonra onun bazı özelliklerinin bize uygun olmadığını görür, boş yere zaman kaybetmemeyi seçer, seyahatimize kaldığı yerden devam ederiz.

Kimse koskoca bir ömrü sevgisiz, hayatın güzelliklerini bir başına geçirmeyi istemez. Bu tıpkı daha önce davet ettiğimiz bir misafirin evimizin adresini bulamayıp da bizi bekletmesiyle benzer bir durumdur. Biz gereken hazırlığı yapmışızdır ve artık sadece kapının ardında onun zili çalıp bir an önce içeri girmesini beklemekten başka yapacak hiçbir şey yoktur.Bazılarımız bu konuda şanslıdır ve onu mutlu edecek hayat arkadaşını, ruh eşini bir an önce bulur. Ama geri kalanlar asla “sona kalan dona kalır” klişesiyle olumsuzlukları bir paratoner gibi üzerlerine çekmemelidirler. Ne düşünürsek neye odaklanırsak ve hayattan ne beklersek eninde sonunda bize aynı şekilde geri döner. Çünkü düşüncelerimiz, beklentilerimiz ve temennilerimiz bir çeşit bumerang gibidir. Biz onu nereye doğru atarsak atalım o ne yapar eder bizi bulur.

Kendimizi, geleceğimizde hayal ettiğimiz şekilde yaşayacağımıza inandıralım, bunu bilmek bile bize yaşam ve olumsuzluklarla mücadele gücü verecektir. Bilmemiz gereken belki de yalnızlığın bir sonuç olmadığıdır. Her birimiz ona hüküm giymeyi değil, ona hükmedip aradığımızı bulmayı amaç edinmeliyiz. Kim bilir belki de sizin hayaliniz aslında tutabileceğiniz kadar çok yakınınızdadır, sadece ona uzanmanızı bekliyordur.

23 Ocak 2009 Cuma

Haftanın Hediye Paketi

Jennifer Lopez, özel bir gecede giydiği bu elbisesiyle görüntü olarak sadece"büyük, koca, mavi ve kumaştan bir hediye paketi" ni andırıyor. Ve bu devasa fiyonklu gece elbisesi bir de üstüne straplez olunca onu olduğundan daha da kilolu göstermiş.

Haftanın Şık(kı)

Angelina Jolie eşi Brad Pitt'in yeni filmi olan "The Curious Case Of Benjamin Button" 'ın galasında giydiği bu kıyafetle açıkcası benim beğenimi kazandı. Kabul ediyorum eğer ben Angelina Jolie olsaydım bu toz pembe takım, belki de böyle bir galada tercih edeceğim bir kıyafet olmazdı.. Ancak genel olarak baktığımızda bence çok başarılı bir görüntü..

İlk olarak; üzerindeki bu ceket-pantolon takımın rengi kesinlikle mükemmel. Bana kalırsa 2009'a toz renkler damgasını vuracak. İkincisi; pantolonun modeli çok çok hoştu.Yüksel belli ve geniş paçalı pantalonla alışılmışın dışına çıkılmış.

Tek eleştireceğim nokta; Angelina'nın saçı... Hollywood'a bir Türk kuaför mü göç etmiş nedir? Önüne oturan artistlerin saçını tavuz kuşu gibi kabartıp kırmızı halıya salıveriyor. Geçen haftalarda "Golden Globe'un en Kötü Saç Modeli" ödülünü tekelinde toplayan Drew Barrymore'dan sonra Angelina'da kötü saç modelli yıldızlar arasına karışmış oldu..

Gece Kıyafetleri Dosyası/Bölüm:5/Kokteyl ve Özel Geceler



20 Ocak 2009 Salı

Gece Kıyafetleri Dosyası/Bölüm:1/Küçük Siyah Elbise

küçük siyah elbise 1
küçük siyah elbise 2 kopya

Gece Kıyafetleri Dosyası

Ayakkabılar dışında beni benden alan ikinci şey gece kıyafetleridir... Ama bilhassa da güzel olanlarıdır. Vücuduna uygun, güzel dikilmiş, uyumlu renk ve modeldeki gece kıyafetlerinin içine giripte kötü görünecek bir kadın bence yoktur. Ama dediğim gibi işin sırrı gece elbisesinin tasarımında.
Şimdi gelelim bu haftanın konusuna; Önemli zamanlarda düğün, nişan, kokteyl, iş yemeği vs.. üzerimize giyinecek uygun bir elbise bulamayız. Bir sürü dergiyi karıştırır, internette saatlerce gezinir yada vitrinleri incelemek için sokakları arşınlarız. Bu zamanlarda farklı modellere göz gezdireceğimiz bir kaynak ararız. İşte bu sebeple sizlere "Gece Kıyafetleri Dosyası" nı hazırladım. İçinde farklı tarzları bölüm bölüm görecek ve ayrıntılı şekilde modelleri inceleyebileceksiniz.
Hadi bakalım başlayalım....

19 Ocak 2009 Pazartesi

Günümüz Erkeklerinin Kronikleşmiş Issızlığı


Türk sinemasının dahi çocuğu Çağan Irmak yapar da nasıl kötü olur? Bu haftasonu Issız Adam'ı izleme şansım oldu. Belki de şu anda aşkın, sevginin kelime anlamının ne hale geldiğini en gerçekçi şekilde ortaya seren Yeşilçam tadında ama bir o kadar profesyonel bir film olmuş. Film bittiğinde kahrolsun böyle adamlara, böyle aşklara, siz aşktan sevgiden ne anlarsınız sloganlarıyla feminizm duygularım kabarmış, bütün bir akşam hep aynı şeyleri düşünür olmuştum..

Çünkü çevremizde Alper'lerin ve hatta ondan daha da az acıma duygusuna sahip yoz erkeklerin bulunması gerçeği tüyler ürpertici. Aşktan anlamayan, ondan kaçan, bulduğunda elinin tersiyle iten, değerini anlamayan ve koruyamayan, onu seveni acıtan, inciten ve tüm bunları da bile bile yapan ıssız, duygusuz adamlar....

Eminim hepimiz birer kadın olarak kendimizi Ada'nın yerine koyduk. Onun bulunduğu durumda olsak ne yapardık senaryolarını iç dünyamızın farklılıklarına göre ayrı ayrı şekillendirdik. Ama nihayetinde hepimiz onun çektiği acıyı, ızdırabı içimizin en derinlerinde tenimizde bile hissettik. Onun yanaklarından süzülen terk ediliş göz yaşlarının tuzunu belli belirsiz dilimizde tattık. Çünkü seven biri bunları haketmez.. Çünkü sevgiyi elinin tersiyle itmek bu kadar kolay olamaz.. Vazgeçmek bu kadar kolay olamaz, olmamalı..

Ama günümüz şartlarında maddi bakımdan sıkıntısı olmayan, ay sonunu nasıl getireceğini düşüneceğim diye gece uykuları kaçmayan, bir eli kaymakta bir eli nutella da varlıklı erkek tiplemeleri, her istediklerini yapabildiklerini düşündükleri için hayatı Matrix'in kırmızı hapını almadan önceki gibi yarı sanal görmekte.. Her istedikleri kadını elde edebilirler, onlara her istediklerinde sahip olabilir, her istediklerini yaptırıp, hissettirip yine istediklerinde konuk sanatçı edasıyla çekip gidebilirler. Bu onların en doğal hakkı ya! Aferin onlara!!

Filmde Ada'nın söylediği müthiş bir cümle vardı. "Karda donmak üzeresin, uyku tatlı geliyor ama sen öldüğünün farkında bile değilsin". Belki de Alper'in ve Alper gibilerin kendi özel lunaparklarına giriş biletlerini kestiklerini sanıp, hayatları boyunca içinde mahkum kalacakları o ıssız adanın mevcudiyetini gösteren en iyi ibare buydu..
Ada ve Alper'in film sonunda iç ses konuşmalarının birer "gerçek kesit" olarak, ıssız adam olma potansiyeli taşıyan erkeklere, kronikleşmiş ıssızlıklarının gelecekte onları yalnız, kimsesiz, sevgisiz ve eski cazibelerinden uzak, bir o kadar bunalımlı hüzünlü, depresif yüzlere dönüştüreceği belgesel tadında keyifle izlettirilebilir...

Son olarak Kahrolsun Issız Adamlar, Yaşasın Gerçek Aşklar diye cümlemizi bitirelim:)

2009 Bilezik Modası

2009 bilezik modası ise daha çok renk cümbüşü üzerine kurulmuş. Farklı renklerden, boncuklu, düğmeli ve çeşitli hayvan motiflerini içinde barındıran bilezikler fazlasıyla revaçta.

bilezik1

bilezik 2

bilezik3

2009 Kolye Modası

Bu senenin kolye modası daha çok altın zincirler üzerine kurulu. İnce ve uzun altın zincirler uçlarında zarif kolye uçlarıyla bütünleşmiş. Her türlü elbise ve bluzlerinizin üzerine kullanacağınız bu güzel kolyeler giydiklerinizi daha hoş gösterecektir.

kolye1

kolye2

17 Ocak 2009 Cumartesi

Gerçek Bir Stil Öncüsü: Sienna Miller

Sienna Miller, bana göre bir oyuncu olmasından ziyade, giyim ve moda konusunda daha fazla başarı sağlamış bir isim. Her ne kadar "Moda ikonu" ibaresinden fazla klişe olması sebebiyle haz etmesemde bu kız hakikaten bu konuda çok başarılı. Sonuçta özgünlük, yenilik ve göz zevkini bir arada toplamasını gayet iyi beceriyor.

Türkiye'deki sosyete sütunlarında salınan zengin iş adamlarının tarz ve stil yoksunu eşleri gibi sırf "kimsede yok, bi ben giydim, aman ne havalıyım" demeyen ve bu şekilde düşünmeyen pek çok kişi de sanırım bu şekilde düşünüyordur. Zaman zaman Sienna'nın yeni görüntülerine yer vermeyi düşünüyorum.



sienna miller 3
best of sienna
sienna miller 2

Skinny Modası

Her ne şekilde olursa olsun biz kadınları her daim kurtaran en iyi kıyafet unsurlarının başında kot gelir. Şu sıralar her yerde bolca gördüğümüz eski dönemlerin bildiğimiz kalem pantolonları yada şimdiki havalı adıyla "skinny" jean ler, farklı tarzlarla kombinlenmekte.
Altına diz altı çizme, booty (bilek bot) ya da platformları giyerek şık bir görüntü sağlayabilirsiniz..
skinny modası

13 Ocak 2009 Salı

Golden Globe Kırmızı Halı'nın En Başarılı Bayanları

Ve işte geldik en başarılı ve en güzel seçim yapan zevk sahibi bayanlara.
Açıkcası bu yıl kırmızı halıdan daha fazla beklentilerim vardı. Kim bilir neler neler giyilir ve bizleri nasıl hevesle baktırırlar diye düşünürken, fotoğrafları tek tek özenle incelediğimde beğendiklerim ne yazık ki bir elin parmağını geçemedi. Ama çok çok müthiş tasarımlar olmasa da ortada tek bir belirgin özellik var. Yine "Zarafet" galip geldi

Olivia Wilde - Sandra Bullock


Demi Moore - Angelina Jolie

Golden Globe'un En Kötü Saç Modeli


Drew Barrymore
Kabul ediyorum ki bence elbisesi fena değil, hatta bu toz mavi tonu uzun zamandır pek denenmemiş ama çok iyi seçilmiş bir renk. Yalnız ne yazık ki gözlerimi giysisinden çok saçından alamıyorum. Sanki kalkıp bizim Suzan Avcı, Türkan Şoray, Ajda Pekkan...vs nin siyah beyaz sinema döneminden kalma etli butlu hallerini çağrıştıran bu kabarık saç modelini bilhassa taklit etmiş diyesim geliyor.

Golden Globe'un En Çıplağı


Jennifer Lopez
Küresel Isınmadan nasibini alan Jennifer Lopez, giymiş olduğu bu altın sarısı, simli ve şeklini hangi geometrik şekle benzeteceğimizi şaşırdığımız elbisesiyle her zaman açıklığın fazla prim yapmayacağının en güzel göstergesi olmalı..Kaldı ki bu degaje modeli çook uzun zaman önce modaydı, ve kendi adıma ben daha fazlasını beklerdim ondan.

Golden Globe'un En Felaketi


Renee Zellweger
Ve işte geldik en en kötüye. Bu konuda uzun uzadıya yorum bile yapmak istemiyorum, bence ortada... Tek kelimeyle bir kabus, sen o kadar para kazan, o kadar modacılarla çalış, o kadar moda çekimine katıl, hatta Allahın verdiği bir çift sağlıklı göze sahip ol ve kalk bunu giyin..

Golden Globe'un En Hayal Kırıklığı Yaratanı


Penelope Cruz, bir bayan olarak kıskanmadan hakkını vererek saydığım en güzel kadınlar arasındadır.. (Diğerlerini bir gün ayrı ayrı yazarım) Ama sen kalk böyle özel ve önemli bir günde böyle bir şey giyin..
Bakın yanlış anlaşılma olmasın, elbisenin rengi bence şahane, hatta kumaşın kalitesi ve görüntüsü bence çok çok güzel,, ama ya model??
Hani Kadıköy,Nişantaşı, Suadiye...vs semtlerinin sokaklarında gezerken ünlü kumaş satıcılarının vitrinlerinde görürüz, bir cansız mankene üstün körü şekilde sarılmış ve straplez biçimde vücuduna oturtulmuş kumaşlar olur sergilenmesi için, işte Penelope'un giysisi aynen bunu andırmakta...

Golden Globe Beyaz Peçete Ödülleri


Kate Beckinsale - Eva Mendes
"Beyaz-Siyah" renkler her zaman, her şekilde prim yapan ve bizi her durumda kurtaran ana renkler olmuştur. Özellikle beyaz sadeliği ve asaleti temsil eder.. Ama kimse bu kızlara beyaz ve kıvrılmış devasa birer peçeteye benzediklerini söylememiş mi? İkisininde vücutları gerçekten güzel ve az çok modadan anladıklarını biliyorum, ama hakikaten giyilecek en kötü kıyafetlerden biri. Kate Beckinsale göğüs hizasındaki şu koca krem şanti görünümündeki fır fırları atsa,, Eva Mendes de bel hizasında bulunan devasa sönmüş çiçeği yok etse belki anca öyle adama döner bu giysiler...
Bu arada dikkatinizi çekti mi? İki bayan arkadaş bu masa bezi- peçetelikleriyle!!! durup kameralara aynı pozu vermişler..Aferin sizeee

Golden Globe

Geleneksel Golden Globe Ödüllerinin 99'uncusu geçtiğimiz günlerde bir yıl rotarla görkemli bir törenle yapıldı. Her zaman ödül ve ödül almaya layık görülen eserlerden çok; kırmızı halıda boy gösteren hanımların ünlü modacıların sponsorluğunda giymiş oldukları farklı tasarımlar daha çok ilgi çekmiştir..

Pek çok arkadaşım eminim bu kırmızı halının özel dizayn giysi eleştirilerini fazlaca ele almış, kendilerince beğenilerini ve hoşa gitmeyenleri irdelemişlerdir. Ama ben ne zaman bu yorumları okusam inanın kendi fikrime yakın bir yorum bulamam. Ya bende bir sorun var, ya da moda anlayışımız tamamen farklı...O yüzden bende bu konudan eksik kalmadan nacizane fikirlerimi bir yazayım dedim...

9 Ocak 2009 Cuma

KIRSTEN'IN SEÇİMİ


8 Ocak 2009 Perşembe

MIAMI VICE CEKETLERİ

Her dönem ve zamandan bugüne transfer edilen pek çok moda unsuru vardır. Hatta modanın işlevsel fonksiyonunun tam olarak bilinmediği ve fark edilmediği Eski Antik dönemler bile pek çok modacıya ilham vermiş, onlar da bunu farklı sentezlerle güdüleyip bizleri cezbetmesini bilmişlerdir. Ancak benim düşünceme göre modanın en verimsiz kaldığı hatta "Çöküş Devri"bile denilebilecek dönemi 80'li ve 90'lı yıllardır.
H
ep şunu düşünürüm; eğer şu an bulunduğum yaşı 80'li yıllar sonu, 90'lı yıllar başı gibi yaşıyor olsaydım büyük ihtimal kıyafetsiz kalırdım. Çünkü bana göre moda hiçbir zaman bu dönemlerdeki kadar kötü ve sevimsiz olmamıştır. Tamam itiraf ediyorum bende küçükken vatkalı ceket, etek-takımlar, ispanyol paçalı, kısa pantolonlar, fosforlu renklerdeki buziler, korkunç irilikteki gül desenli gömlek ve mantolar, ayağa geçmeli şalvarımsı taytlar, ipekli gömlekler vs... giyindim. Ama geçerli bir sebebim var heyhat "ÇOCUKTUM"…
Hala özellikle Banu Alkan, Serpil Çakmaklı ve Ahu Tuğba jenerasyonunu kapsayan sinema filmlerini izlediğimde gözlerimi muhteşem senaryolarından! ziyade özellikle giysilerinden alamıyorum. En güzel kadın bile bu dönemin parçası olması sebebiyle moda kurbanı olmaktan kurtulamamıştır.
Neyse konumuza geri dönelim. Bayağı bir zamandır gözüme çarpan ve şu sıralarda bana çok sevimli gelen ceketlerden bahsedeyim. Aslında bu ceketlerin öncüsü olarak Kirsten Dunst kabul edilebilir. Bu ceket modellerinin orijinal bir adı olduğunu sanmıyorum ve isim annesi olaraktan ben direk Miami Vice ceketleri diye tanımladım.
Bence en acilinden bu ceketlerden temin edilmeli diyorum. Özellikle bahar ve yaz sezonunda dar paça; kalem modelli kotların, mini eteklerin ve kısa şortların üstüne süper uyumlu görünecektir. Ben şahsen içine gömlekten ziyade bol ve rahat t-shirtlerin üstüne giymeyi tercih ediyorum. Ve esin kaynağı olan Miami Vice dizisindeki gibi ceketleri giydiğinizde dirseğinize kadar katlamayı yada kollarını kıvırmayı sakın unutmayın.
Sevgiler

ceket

HAYAT BİZİ NEDEN YORUYORSUN ?

Hayatın sizi yorduğunu düşünenlerden misiniz? Ne yaparsanız yapın her zaman kaybedersiniz, şans, mutluluk kimi insanlara tepsiyle ikram edilirken size bilinçli olarak sırtını dönmüştür, başkalarının elini attığı altın olurken sizin dokunduğunuz sonbahar çiçeklerinin yaprakları gibi kuruyuverir, bazen işte şanssızlık zincirinin halkasını kopardım nihayet mutluyum dediğiniz de öyle bir şey oluverir ki daha önceki durumunuzu mumla arar hale gelirsiniz.

Bazen her terslik, sıkıntı ne yapar eder gelir onca kişi arasından sizi bulur, bir nevi şanssızlık paratoneri gibi olabilecek bu aksilikler sadece sizi çeker. Eğer şanssızlık el kitabı yazılsa deneyimlerinden yararlanılacak yegâne kaynak siz olursunuz. Çünkü hayat sizinle oyun oynuyordur ve kabul edin siz bir masanın üstünde atılan çaresiz zarlardan başka bir şey değilsinizdir. İşte böyle zor zamanlarda hayattan yorulduğumuzu, bizimle ne alıp veremediği olduğunu düşünmeye başlarız. Hatta bazen bu içsel bir suçlamaya kadar gider, başımıza gelenlerden kendimizi sorumlu tutar, yaptıklarımızın bedelini ödediğimizi düşünürüz. Ancak kaçırdığımız bir nokta var ki o da aslında bizi yoran, zorlayan hayat değildir, insanların bizzat kendisidir. İster yakın ister uzak kim olursa olsun hayatımızın içinden şöyle bir geçseler bile bizleri yoran yine en fazla insanlardır

Her birimiz kendi senaryolarımızın başrol oyuncusu olarak başlarız yaşamımıza, ama çocukluğumuz bittiğinde artık o eski sergüzeşt yaşam da bitivermiştir. Külahta dondurmanın tadı, dilim karpuzun büyük ısırıklarla üstü başı berbat etmecesine yenmesi, elde top, battaniye, salıncak ve yiyecek erzakıyla gidilen piknikler, siyah-beyaz otuz yedi ekran televizyonda gözümüzü kırpmadan tüm aile izlediğimiz o güzelim diziler, Pazar günleri anne tarafından sıcak suyla haşlanarak yaptırılan banyolar, Ayşegül serisinin merakla okunduğu, sokakta top koşturup, lastik oynadığımız, peçete, silgi, pul, kokulu kağıt koleksiyonu yaptığımız o en güzel yıllarımız; kaygısız ve dertlerden bihaber çocukluğumuz...

Küçükken belki de tek problemimiz, büyük olup istediklerimizi yapamamızdı. İtirazlarımıza karşılık verilen her bir cevap "ama sen daha küçüksün, büyüdüğün zaman, şimdi olmaz" şeklinde seyrederdi. Kim bilir belki de bu yüzden ki bir an önce büyümeyi istedik, kim bilir kaçımız doğum günü pastamızın üzerindeki mumları üflerken aynı dilediği geçirdik içimizden. Annemizin ayağımıza geçirdiğimiz topuklu ayakkabıları, takıp takıştırdığımız kolyeleri, bilezikleri, sürdüğümüz rujları büyümemizi sağlayacaktı. Şimdi hayatın her birimize getirdiği külfetleri bilseydik bu süreci elimizden geldiğince ertelerdik, ya da en kötüsü böyle bir şeyi hiç dilemezdik. Peki ne oldu ? Ne değiştirdi bizleri, isteklerimizi ? Belki bu sorunun en kısa cevabı "Büyümek"…. Biraz büyüdük neredeyse 20 sene sürecek olan okul hayatımız başladı, kalbimizi önce çalan ve peşi sıra daha da hızlı kıran birileri çıktı, biraz büyüdük ardından okulda başarı, seçme seçilme sınavları ya da diğer bir değişle gelecek yarışları başladı… Sonra yine biraz büyüdük yıllarımızı alan okul bitti iş bulma telaşı başladı, sonrasında hayatlarımız tamamen ailelerden bağımsızlaştı, kendimi evimiz, kendi kanepemiz, kendi sıkıcı faturalarımız, kendi küçük dünyamız oldu ve bizler büyüdükçe sorunlar da çığ gibi büyüdü. Artık eskisi gibi her başımız sıkıştığında anne babanın yanına koşamaz, ya da geceleri yatağımızda korktuğumuz zamanlar yaptığımız gibi yorganların altına saklanamaz olduk. Çünkü büyüdük ve büyümek zorluk demektir, zorluklarla başa çıkabilmek demektir.

Bazen en güvendiğimizden, kardeşimiz yerine koyduğumuzdan darbe aldık, en yakın bildiğimiz dostumuz hiç ummadığımız anda beklemediğimiz bir hamle yaparak bizi bozguna uğrattı. Bazen gecemizi gündüzümüze katarak çalıştığımız, emek verdiğimiz işimizde hak etmediğimiz sözlere, hareketlere maruz kaldık ya da kim bilir işler tamamen tepetaklak oldu. Bazen de sevdiğimiz, kalbimizi verdiğimiz kişi onun değerini bilmeyerek bize en büyük acıları yaşattı.
Aslında bu ve bir çoğu ayrıntı bizi ayrı ayrı zorlasalar da bu zamanlarda bizleri en çok isyan ettiren de muhtemelen kalbimizde açılan yaralardır. Çünkü maddi ihtiyaçlarımızın yanında, aslında bize ve ruhumuza en iyi gelen şey sevginin gücüdür. Bize bu denli yarayan bir şey aksi bir durumda da yine aynı şiddetle ama tam tersi şekilde etki eder. Diğer her şey penaltı atışlarıyken sevdiğimiz kişiden aldığımız bu darbe kalemize atılan en sert vuruş olur ve kuşkusuz artık isyan ettiğimiz nokta da burada başlar. İsyan etmekte haklıyız çünkü hiç birimiz duyguları alınmış birer robot değiliz, kendi sağlığımız için yaşadığımız mutluluklar kadar sıkıntılarımızı da yansıtmalıyız ama pes edip hayattan elimizi eteğimizi çektim diye kararlar almamalıyız.

Bir keresinde bir fotoğraf karesine takılmıştı gözüm; minik bir arı neredeyse tüm çevresi dikenler içindeki çiçeğin üstünde durmaya çabalıyor, kendisine bal yapmak için gereken nektarı bulmaya çalışıyordu. Minik bir canlı, ama müthiş bir mücadele gücü… Bizler de hayatımızda güzelliklere, mutluluklara ve başarılara sahip olabilmek için hayatın dikenleriyle mücadele ediyoruz. Bazen önümüze engeller çıkmıyor, başladığımız bu yolda kesin adımlarla ilerleyebiliyoruz ama bazen de tıpkı bu bal arısı gibi bizi yıldırmaya çalışan keskin dikenli engellerle savaşmamız ona kafa tutmamız gerekebiliyor. Çünkü hayat adil değildir, kimseye istisnasız, komple ve tamamen memnun edici bir adalet hizmeti sağlamaz. Kimseye kara kaşı, kara gözü için torpil geçmez ya da tüm yolları tamamen açıp engelsiz bir geçiş hakkı sağlamaz. Bizim tek yapmamız gereken içine bindiğimiz bu minik teknenin alabora olmadan yoluna devam etmesini sağlayabilmektir; mücadele etmektir.Sırf, komşunuzun Afrika-Pigme kabilesinden evlat edindiğinden şüphelendiğiniz o feci yaramaz çocuğuyla birlikte on beş dakika oyun oynadınız, yeni başlayan iş arkadaşınıza hata bulmasıyla ünlü müdürle ilgili minik tüyolar verdiniz ya da en yakın arkadaşınızı kırmamak için asosyal kuzeniyle bir akşam yemeği yediniz diye hayatın size torpil geçeceğini ummayın. Hayatın kendine has bir adalet sistemi yoktur, her yeni gün daha farklı sorunlarla yüzleşmemiz mümkün kılar. Biz her ne kadar buna karşı önlem alırsak alalım bu değişmez yine de problemlerle karşılaşırız.

Hayat hepimizi yoruyor, yediden yetmişe, kadın, erkek, zengin fakir, çalışan, evde oturan fark etmeksizin hepimiz aynı çemberin içindeyiz. Mücadele edip, hayat denilen bu hırçın denizde boğulmadan dimdik kalabilenler er geç bu çabalarının ekmeğini yer , ama baştan ilk dalgada korkup elinden kürekleri atıp kaçanlar sadece olduğu yerde sayar ve ilerleyemez. Bu şekilde tembel bir ruha sahip insanlar yaşamlarının hiçbir döneminde ne başarılı ne de mutlu olabilir. Belki dizleriniz her seferinde düşmekten o kadar çok yara aldı ki bir daha aynısını denemeye yeterli cesaretiniz yok, öyleyse güvendiklerinizden, ailenizden ve gerçek dostlarınızdan yardım isteyin, emin olun kimse tutması için uzattığınız eli geri çevirmeyecektir. Siz kendinizde saklı olan o gücü keşfedince karşınıza dikilen o kocaman duvarlar yerle bir oluverir, çünkü her şeyden önce yapabileceğine yürekten inanmak, başarmanın neredeyse yarısıdır. Yorulduklarını düşünenler, haydi kalkın dikenli yollarda yürümeye devam…

6 Ocak 2009 Salı

Giysi Dolabı

giysi dolabi
Siyah Beyaz Puanlı Elbise: American Retro

Yeşil El Çantası : Mulberry

Pembe Stilettolar : Christian Louboutin

5 Ocak 2009 Pazartesi

AŞKIN SIRRI BİLİNMEZ

Kabul edelim hepimiz hayatımız boyunca mutluluktan sarhoş olacağımız, içimizi kaplayacak bir aşkın peşinde koşarız. Bu öyle bir şey olmalı ki kulağımızda aşkın çanları çalmalı, ayaklarımızın altından gökkuşağından bir saadet bulutu geçmeli, kendi romantik filmimizin başkahramanı olmalıyız. Aşk güzeldir, damarlarımıza akan kanın hızlanmasını sağlar, insana yaşadığını hissettirir. Bazen hiç yapmayacağım dediğiniz şeyleri yaparsınız, daha önce çevrenizde görüp de karakterime aykırı dediğiniz şeyleri.

Ondan önce bağımsızlık nutukları atan, amazon kadınlarının efsanesini içinde barındıran asi ve dizginlenemeyen bir ruhsunuzdur. Kendinizden asla taviz vermeyeceğinizi dostlarınıza gururla anlatır, çevrenizde aşk esiri olmuş insanlara burun kıvırarak bakar, belki de bu kadar zayıf ve dirençsiz oldukları için onları kınarsınız, nasılsa kimse sizi değiştiremez.

Ama o hayatınıza girdikten sonra tüm bu söylenenler havaya karışıp uçacak ve aklınızda bir zerresi bile kalmayacaktır. Ne de olsa aşk budur, ayaklarınızın yerle olan fiziki temasının kesilmesini, aklınızın başınızdan firar etmesini, kalbinizin ramazan davulu edasıyla atmasını, gözlerinizin önüne kalp şeklinde tül bir perdenin çekilerek dünyaya sevgi pıtırcığı olarak bakmasını sağlar. Bu doğal bir süreçtir; yediden yetmişe, kaç yaşında ve nasıl bir kişiliğe sahip olursanız olun, benzer motifler halinde aşk kapınızı çalarak sizi etkileyecektir.

Yıllardan beri yelkenleri suya indirmek için beklediğiniz aşk, artık avuçlarınızın içindedir ve geriye sadece şansınıza şükrederek olabildiğine tadını çıkarmak kalmıştır. Bir süre hayalle gerçek arasında gider gelirsiniz, bazen her şeyin bu kadar yolunda gitmesine şaşırmak elden bile değildir, zira ezelden beri kendi rumuzunu “Bayan Karabaht” olarak ilan eden biri için beyaz atlı prense tez elden kavuşmak yüzyılın en iyi olayıdır. Ancak gözünüze inen bu perde zamanla dalgalanmaya başlar ve ardından daha önce hiç fark etmediğiniz bazı kaçınılmazlıkları da gün yüzüne çıkarır. Bu kaçınılmazlıklar, taraflardan birinin, bir diğerini kendi doğrularına, zevkine göre hareket etmesini arzu etmesi ya da kısa bir anlatımla “değiştirmesi” olayıdır.

İlişkinin ilk ballı kaymaklı günlerinde sizi yere göğe sığdıramayan, hatta başlı başına bir nihavent mucizesi ilan eden, her söylediğinize ve yaptığınıza alkış tutan bu kişi artık sizi eleştirir olmuştur. Size burun kıvırdığı yerlerde ise kendinden ya da çevrenizdeki kimselerden örnekler vererek size “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” kıvraklığı yapıp, bunun arkasından iç geçirerek sizinde bu şekilde olmanızın onun ne kadar hoşuna gideceğinden dem vurmaya başlar. Karşınızdaki bu kişinin size kullanacağı en kuvvetli koz ise işte budur; “Bu şekilde olmanızın onun ne kadar çok hoşuna gideceği”… Bu koz hemen hemen pek çok aşkzede tarafından farkına varılmadan yenilip yutulur, hatta hazmetmeye fırsat bırakılmadan sıcağı sıcağına ani ve hesaplı bir operasyona maruz kalınır.

Bu operasyon süresinde kişiliğiniz matematiksel bir uygulamaya tabi tutulur, önce bir bütün olarak her yönünüz orta sahada toplanır, sonra gereksiz olanlar ve hoşa gitmeyenlerin büyük bir kısmı çıkarılır, ardından onun beklentileri yönünde elde kalanlarla çarpılır, sonuçta ortaya bölünmüş, eklemelerde bulunulmuş yepyeni bir siz çıkarsınız. O katıksız rafine kişiliğiniz artık reformasyon geçirmiş ve kullanıma hazır duruma getirilmiştir. Kimimiz bu değiştirilme sürecinin farkında bile olmayız, her şey o kadar ince ve çabuk örülmüştür ki.

Sizde meydana gelen bu yeniden doğuş serüveni çeşitli şekillerde cereyan edebilir; dinlediğiniz müzikler, okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz televizyon dizileri ve filmler, o güne kadar yapmaktan zevk aldığınız alışkanlıklar, davranışlarınız, giydiğiniz giysiler, moda tarzınız, gittiğiniz cafeler vs… Bu kadarla sınırlı değil hatta görüştüğünüz arkadaşlarınız, dostlarınız belki aileniz bile bu ıslah edilme süzgecinden geçecektir.

Karşınızdaki sizi bu yeni halinizde gördükçe kendisiyle övünür, nasıl başardığını düşündükçe omuzlarını kabartır ve eserini sahiplenir, çünkü artık uzun zamandır sahip olmak istediği ve tamamıyla beğenisine hitap eden birisi vardır karşısında. Eski eleştirel homurdanmalar, senin yerinde olsam şöyle yapardım lar, başkalarını göstererek verilen örnekler, tavsiye başlığı altındaki uyarılar sona ermiştir. Ve siz bu sükûnet dönemini uzun zamandan beri öyle bir özlemle beklemişsinizdir ki elinize Nobel ödülü verilse anca bu kadar gurur duyarsınız.

Bu gizli operasyon esnasında arada sırada içinizde huzursuz kıpırdanmalar olur, ama yinede kendi kendinize bunun sadece basit yenilikçi bir adım olduğu konusunda telkinler verirsiniz. Belki bunlar gereklidir, belki o olmasa bu değişiklikleri zaten siz yapacaktınız ya da belki olgunlaşmayla beraber herkesin kat etmesi doğal gereken bir süreçtir.

Belki de hiçbiri değildir ve sizi değiştirmeye gerçekten hakkı yoktur. Günlük giysilerinizin arasına karıştırılmış iki beden büyük bir elbise gibi bu durumu fark edene kadar giymeye devam edersiniz, ya da birilerinin sizi durdurup bunu fark ettirmesine kadar… İşte o zaman bu deja vu baloncuğu bir anda patlayıverir, ardından hemen silkelenir ve “ben nerdeyim, ben kimim” repliklerini dehşet içinde tekrar edersiniz. Çünkü daha önce kendi kararlarınızı kendiniz alırken, doğrunuz ve yanlışınızla hayata bireysel bakarken, otomatik bir çamaşır makinesi gibi birileri tarafından programlandırılmışsınızdır. O güne kadar sahip olduklarınızla yaşayan bir bütünken, böyle kabul edilmek yerine ufalanmış, değiştirilmiş, parçalanmış ve bir hamur gibi başkasının elinde istenen şekle göre yoğrulmuşsunuzdur. Ortaya çıkan eser ise sizi şekillendiren sanatçının sergi salonunda teşhir edilmeye konulmuştur, bu durum ise tabiî ki en çok fikir sahibini memnun etmiştir.

Aşk öyle bir muammadır ki bir yandan ayaklarınızı yerden kesmesini bildiği gibi, diğer yandan daha önce durduğunuz o zemine baş aşağı çakılmanızı da sağlayabilir. Çünkü bilinen bir gerçektir ki sevgide hesap kitap olmaz. Gönlünüzün seçtiği kişi her yönüyle sizin için tastamamdır, eksiğiyle fazlasıyla onu her şeyiyle kabul etmişsinizdir ve buna karşılık onun da size karşı olan duygularının aynı şekilde olmasını beklersiniz. Ancak her zaman işler beklediğiniz gibi olmayabilir ve sizden bu beklentiler içine girildiği zaman kafanızda haklı olarak soru işaretleri çıkabilir, hatta duygusal olarak kendinizi yıkılmış hissedebilirsiniz. Yalnız bunu birde diğer tarafından algılamakta fayda da vardır. Sevgiliniz sizden değişmenizi istediğinde belki de bunun gerçekten sizi sevdiği için istiyordur. Belki de birlikte olmak istediği kişi zaten karşısındadır ve hayatınıza katacağı birkaç detayla mutluluğunuzu kalıcı hale getirmeyi arzuluyordur. Bazen karşınızdaki insanların tavsiyeleri ilk bakışta gereksiz gibi görünse de kimi zaman gelişiminizde ve dünyaya bakışınızda fazlasıyla katkı sağlayabilir.

Aşkların fast food zihniyetine bürünerek kolayca başlayıp kolayca bitirildiği günümüz şartlarında, sevdiğinizle aranızdaki kapıları ilk çıkan fırtınada ardına kadar kapatmak yerine, hiçbir soru işaretine maruz bırakmadan tamamen açmalısınız. Hayatınızı ondan önce ve ondan sonra olarak algılamanız, değişimlerin herkesin hayatında bir şekilde zaten olacağını unutmamalısınız. Önemli olan sizden değişmenizi talep eden kişinin sizi gerçekten sevip sevmediği ve bunun yanı sıra sizin bu değişim sürecine ne kadar ihtiyacınızın olup olmadığıdır. Kendinize sormanız gereken yegâne soru işte bu dur. “Tüm bunları beni gerçekten sevip değer verdiği için mi yapıyor ?”. Eğer kendinize dürüst olarak bu sorunun cevabını verebilirseniz, ilişkinizin bu boyutunda nasıl bir davranış biçimi sergilemeniz gerektiğini de bulursunuz. Ne de olsa aşk herkese farklı yüzünü gösterir, her ne kadar arada tökezleseniz ve yanılgılara düşseniz de aşkın sırrı bilinmez.

Hz.Mevlana'dan...

Daha önce Hz.Mevlana'nın aşağıdaki sözlerini bir arkadaşımın annesinden günlük bir konuşma arasında duymuş ve mükemmel sözler sarf ettiği için hem kadıncağıza karşı bir hayranlık beslemiş hem de direk kelime dağarcığıma ekleyip, uygun durumlarda tavsiye niteliğinde eşe dosta söyler olmuştum. Meğer teyzemin söylediği bu söz Mevlana'ya aitmiş:)) Bugün katıldığım bir workshop'ta okuyunca yine bir kez daha etkilendim.


Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol!
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
Hoşgörülükte deniz gibi ol
Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol


Hz.Mevlana

2 Ocak 2009 Cuma

Tekrar Merhaba

Uzun bir aradan sonra tekrar bloğu devam ettirmeye karar verdim. Şimdilik koca bir boşluğa yazıyormuşçasına hissetsem de inanıyorum ki elbet bir gün kendimden başka bir azınlığa hitap etmiş olucam:)) Herkesin Yeni Yılı kutlu olsun, bu sene milletçe ekonomik kriz sebebiyle çok fazla yeni yıl ruhunu hissetmemiş olsak da ben kendi adıma sevdiklerimle, arkadaşlarımla bol neşeli, kahkahalı, sohbetli, oyunlu ve yiyecekli bir yeni yıl akşamı geçirdim. Zaten böyle günlerin anlamı sizi mutlu eden insanlarla birlikte olmak.. ( Bu sözüm sana A.G) Her sene yeni umutlarla ve dileklerle bir önceki seneye veda edip yeni senenin bizlere güzellikler getireceğini temenni ediyoruz. Umarım bu yeni senede bir anda içine sürüklenmiş olduğumuz mali zorluklardan, siyasi çekişmelerden ve dünyada olan ama bizlerin hiçbir şekilde müdahale edemediğimiz (Ortadoğu'daki Müslüman halka yapılan vahşet/soykırımı gibi) haksızlıklardan arınmış bir yıl olur. Allah her birimizin yolunu, işini açık etsin ve sevdiklerimizden ayırmasın.

Blog Widget by LinkWithin