25 Ocak 2009 Pazar

YALNIZLIĞA HÜKÜM GİYMEYİN

Yalnızlıktan korkmak modern çağın belki de kayda değer en önemli fobilerinden biri olsa gerek. Belli bir yaşa gelmiş, hayatında ciddi bir ilişki olsun ya da olmasın hiç fark etmez pek çok insan bu korkuyu ensesinde ani bir ürperti şeklinde hisseder.
Çevremizdeki insanlar birer birer, kimseye hissettirmeden teklikten çiftliğe terfi edip, mutlu beraberliklerini kenetlenen elleriyle gidilen davetlerde eşe dosta ilan ederler. Ardından, ani bir darbeyle sevimli düğün veya nişan davetiyelerini ellerimize tutuştururlar. Normal zamanda çok farkında olmadığımız ve bizi pek de ilgilendirmeyen bu duygusal beraberlik zincirleri özellikle kötü sonuçlanan bir ilişkimizin ardından ya da yalnız kaldığımızda, kalın ve italik harflerle gözümüze doğru batmaya başlar.

Kimi zaman bu kişilerin, şu uzaylıların koca bir şehri gizlice istila edip içinde yaşayanları hipnotize ettiği ve aralarına kattığı saçma Amerikan filmlerinden fırlamış olduğunu düşünür; bir ilişkiye başladığını duyduğumuz kişiye “artık onlardan biri” muamelesi yaparız. Tek suçları hayatlarını geçirecekleri kişileri bulmuş olmaları ve bizi bu yolda tek başımıza bırakmaları olan bu çiftler için kimi zaman haksız yargılamalar yaptığımız da olur. Bazen hiç üşenmeden bunun hakkında ciddi kafa yorar, sanki bunu düşünmek bize kalmış gibi, ilişkilerindeki artıların ve eksilerin derin bir titizlikle sağlamasını yaparız. İlk çıkan sonuç bizim yalnız da ne kadar mutlu olduğumuz, onlarınki gibi bir ilişki yaşayacağımıza yüz yıl yalnız kalmayı yeğleyeceğimiz şeklindedir. Rahat ve derin bir nefes alıp özgürlüğün muhteşem rahatlığını içimize çekeriz.

Bu durumun bizi ne kadar etkilemediğini kendi kendimize tekrar etsek, bekârım ve kendi saltanatımın sultanıyım diye özgüven sloganları atsak ta aslında durum bu şekilde olmaz. Çünkü arada sırada kendimizi fazlasıyla yalnız hissederiz. Öyle ki dünya nüfusunun neredeyse büyük bir çoğunluğu bir anda ortadan kaybolmuş geriye sanki bir biz kalmışızdır. Çevremiz ne kadar kalabalık olsa, arkadaşlarımızın, ailemizin sıcaklığını üzerimizde hissetsek de bu hiç bir şeyi değiştirmez. Derinlerde bir yerlerde annesi, babası, hatta en sevdiği bebeği yanında olmadan karanlıkta kalmaktan korkan küçük bir kız çocuğu gibi, biz de yalnız kalmaktan ölesiye korkarız. Bazı zamanlar bundan bir on sene sonra nerede ve nasıl olacağımızı düşünürüz. Kafamızda çeşitli senaryolar oluşturur, bu senaryoların baş kahramanı olarak kendimizi her defasında farklı versiyonlar içinde hayal ederiz.
Bunlardan birinde; ortopedik ayakkabısının üstüne, gri tonlarında bir tayyör giyen, kısa kesimli saçlarına kır düşmüş, 6 kedisiyle karanlık bir evde oturan, orta yaşlarını tek başına geçiren mutsuz bir kadın görüntüsü oluşur. Diğer birinde ise; uslanmaz erkek kardeşimizin bizden önce evlenip çocuk sahibi olduğunu görür, o şirin mi şirin yeğenimizin annesine “Benim halam neden şişman, neden hiç çocuğu yok ve neden hep yalnız? Yoksa kimse onu sevmiyor mu?” dediğini duyar gibi oluruz. Bu örnekleri çoğaltmak fazlasıyla mümkün, ne de olsa konu biz olunca her zaman içimizi karartacak bir şeyler buluruz.
İşte bu zamanlarda kısa bir duraksamanın ardından umutsuzluğun ağırlığı omuzlarımıza çöküverir, neden hala yalnız olduğumuzu düşünür, hatanın kim de, nerede olduğunu sorgular, bizde yanlış gidenin ne olduğunu bulmaya çalışırız. Bu çabalar elbette sonuçsuzdur, çünkü ortada ne hata yapan ne de yanlış giden bir şeyler vardır.

Yalnızlığı asla kader olarak değerlendirmemeli ve şu hikâyelerdeki yaşlı bilgeler gibi “ben yaşayacağımı yaşadım, hayatın gizemini çözdüm, daha göreceğim bir şey kalmadı” havasına bürünüp kabuğumuza çekilmemeliyiz. Şuna bir açıklık getirelim, hayatımızda kimsenin olmaması ve üzerimize yalnızlık etiketinin yapışması sadece zaman ve seçim sorunsalıyla alakalıdır. Bazen bunu bizzat kendimiz seçeriz, çünkü şartlar bizi bu şekilde yönlendirmiştir. Kimi zaman kötü bir ilişki, ardında kötü anıları ve istemediğimiz hatta beklemediğimiz tecrübeleri bize yaşatmış olduğu için tekrar yeni bir beraberliğe adım atmak hatta buna teşebbüs etmek bile bizi ürkütür. Çünkü aynı hataları tekrar yapmaktan ya da karşımızdakinin bizi yine hayal kırıklığına uğratacağından korkarız. İşte bu zamanlarda yalnız kalmak fikri oldukça cazip gelir. Ne de olsa sevgili yoksa sorun da yoktur.

Y alnızlığın tadına varabilmek için mümkün olduğunca sevgilinizle birlikte olup da yapamadığınız şeyler yapılır. Arkadaşlarla bolca vakit geçirilir, onun gitmekten hep nefret ettiği o sanatsal aktivitelere katılınır, saatlerce alışveriş merkezlerinde vakit harcanıp, göze kestirilen her kıyafet üşenilmeden denenir, kilo alırım da beğenilmem kaygısı olmaksızın o müthiş lezzetli çilekli turtalar mideye indirilir… Elbette bu durumun albenisi belli bir süre geçtikten sonra yok olacak, bir akşamüstü kanepenizin üstünde lekeli t shirt iniz ve hamburger desenli pijamanızla, kendinizi koca bir dondurma paketiyle “Melekler Şehri' ni” izleyip bir yandan gözyaşları içinde burnunuzu çekerken bulacaksınızdır.

Bazen de tek olmayı hakikaten biz seçmemişizdir, sadece çevremizde gerçekten yalnızlığımızı paylaşacak kimse yoktur. Belki arada sırada ilgi alanımıza girebilecek yeni insanlara rastlarız. Hatta bu kişinin bizi tek başına seyahat ettiğimiz bu sıkıcı yolculuktan alıkoyup yeni maceralara birlikte atılacağımız o insan olduğunu düşünürüz. Fakat belli bir süre geçtikten ve kişiyi tanıdıktan sonra onun bazı özelliklerinin bize uygun olmadığını görür, boş yere zaman kaybetmemeyi seçer, seyahatimize kaldığı yerden devam ederiz.

Kimse koskoca bir ömrü sevgisiz, hayatın güzelliklerini bir başına geçirmeyi istemez. Bu tıpkı daha önce davet ettiğimiz bir misafirin evimizin adresini bulamayıp da bizi bekletmesiyle benzer bir durumdur. Biz gereken hazırlığı yapmışızdır ve artık sadece kapının ardında onun zili çalıp bir an önce içeri girmesini beklemekten başka yapacak hiçbir şey yoktur.Bazılarımız bu konuda şanslıdır ve onu mutlu edecek hayat arkadaşını, ruh eşini bir an önce bulur. Ama geri kalanlar asla “sona kalan dona kalır” klişesiyle olumsuzlukları bir paratoner gibi üzerlerine çekmemelidirler. Ne düşünürsek neye odaklanırsak ve hayattan ne beklersek eninde sonunda bize aynı şekilde geri döner. Çünkü düşüncelerimiz, beklentilerimiz ve temennilerimiz bir çeşit bumerang gibidir. Biz onu nereye doğru atarsak atalım o ne yapar eder bizi bulur.

Kendimizi, geleceğimizde hayal ettiğimiz şekilde yaşayacağımıza inandıralım, bunu bilmek bile bize yaşam ve olumsuzluklarla mücadele gücü verecektir. Bilmemiz gereken belki de yalnızlığın bir sonuç olmadığıdır. Her birimiz ona hüküm giymeyi değil, ona hükmedip aradığımızı bulmayı amaç edinmeliyiz. Kim bilir belki de sizin hayaliniz aslında tutabileceğiniz kadar çok yakınınızdadır, sadece ona uzanmanızı bekliyordur.

1 yorum:

amati dedi ki...

Merhaba Pınar hanım.
Yalnızlık pisikolojisini çok güzel anlatmışsınız yalnız bence bir noktayı atlıyorsunuz.Yalnızlık kelime anlamı ile yanında kimse olmamak ya da tek olmak manasına gelse de aslında kalabalıklar içinde de yalnız olabilir insan.Ben kalabalıkların yalnızı olmaktan sa tek başına olmanın yalnızlığını tercih ederim.Çünki bu iki durumun arasındaki asıl fark kalabalık içinde yalnız olmanın içinde bir de umutsuzluk barındırmasıdır.Oysa diğer yalnızlık içinde hep bir umut barındırır.Ara sıra bunu yitirecek gibi olsa da hep bir umut vardır.
Bir de insanoğlu yaradılışı gereği biraz doyumsuz mudur bilmem ama,yalnız olan ilişkiyi,ilişkisi olan ise yalnızlığı özlüyor bu dünyada.
Hayatımın en özel ilişkisini yaşadığım şu günlerde içimde kıymet bilme ve sahip olduğun güzelliğe dört elle sarılma duygusu uyandırdı yazınız benim içimde.
Allah sahip olduğunu kıymetini bilenlerden etsin hepimizi diyorum ve teşekkür ediyorum,içimdeki güzel hisleri daha da güçlendirdiğiniz için.

Blog Widget by LinkWithin