8 Ocak 2009 Perşembe

HAYAT BİZİ NEDEN YORUYORSUN ?

Hayatın sizi yorduğunu düşünenlerden misiniz? Ne yaparsanız yapın her zaman kaybedersiniz, şans, mutluluk kimi insanlara tepsiyle ikram edilirken size bilinçli olarak sırtını dönmüştür, başkalarının elini attığı altın olurken sizin dokunduğunuz sonbahar çiçeklerinin yaprakları gibi kuruyuverir, bazen işte şanssızlık zincirinin halkasını kopardım nihayet mutluyum dediğiniz de öyle bir şey oluverir ki daha önceki durumunuzu mumla arar hale gelirsiniz.

Bazen her terslik, sıkıntı ne yapar eder gelir onca kişi arasından sizi bulur, bir nevi şanssızlık paratoneri gibi olabilecek bu aksilikler sadece sizi çeker. Eğer şanssızlık el kitabı yazılsa deneyimlerinden yararlanılacak yegâne kaynak siz olursunuz. Çünkü hayat sizinle oyun oynuyordur ve kabul edin siz bir masanın üstünde atılan çaresiz zarlardan başka bir şey değilsinizdir. İşte böyle zor zamanlarda hayattan yorulduğumuzu, bizimle ne alıp veremediği olduğunu düşünmeye başlarız. Hatta bazen bu içsel bir suçlamaya kadar gider, başımıza gelenlerden kendimizi sorumlu tutar, yaptıklarımızın bedelini ödediğimizi düşünürüz. Ancak kaçırdığımız bir nokta var ki o da aslında bizi yoran, zorlayan hayat değildir, insanların bizzat kendisidir. İster yakın ister uzak kim olursa olsun hayatımızın içinden şöyle bir geçseler bile bizleri yoran yine en fazla insanlardır

Her birimiz kendi senaryolarımızın başrol oyuncusu olarak başlarız yaşamımıza, ama çocukluğumuz bittiğinde artık o eski sergüzeşt yaşam da bitivermiştir. Külahta dondurmanın tadı, dilim karpuzun büyük ısırıklarla üstü başı berbat etmecesine yenmesi, elde top, battaniye, salıncak ve yiyecek erzakıyla gidilen piknikler, siyah-beyaz otuz yedi ekran televizyonda gözümüzü kırpmadan tüm aile izlediğimiz o güzelim diziler, Pazar günleri anne tarafından sıcak suyla haşlanarak yaptırılan banyolar, Ayşegül serisinin merakla okunduğu, sokakta top koşturup, lastik oynadığımız, peçete, silgi, pul, kokulu kağıt koleksiyonu yaptığımız o en güzel yıllarımız; kaygısız ve dertlerden bihaber çocukluğumuz...

Küçükken belki de tek problemimiz, büyük olup istediklerimizi yapamamızdı. İtirazlarımıza karşılık verilen her bir cevap "ama sen daha küçüksün, büyüdüğün zaman, şimdi olmaz" şeklinde seyrederdi. Kim bilir belki de bu yüzden ki bir an önce büyümeyi istedik, kim bilir kaçımız doğum günü pastamızın üzerindeki mumları üflerken aynı dilediği geçirdik içimizden. Annemizin ayağımıza geçirdiğimiz topuklu ayakkabıları, takıp takıştırdığımız kolyeleri, bilezikleri, sürdüğümüz rujları büyümemizi sağlayacaktı. Şimdi hayatın her birimize getirdiği külfetleri bilseydik bu süreci elimizden geldiğince ertelerdik, ya da en kötüsü böyle bir şeyi hiç dilemezdik. Peki ne oldu ? Ne değiştirdi bizleri, isteklerimizi ? Belki bu sorunun en kısa cevabı "Büyümek"…. Biraz büyüdük neredeyse 20 sene sürecek olan okul hayatımız başladı, kalbimizi önce çalan ve peşi sıra daha da hızlı kıran birileri çıktı, biraz büyüdük ardından okulda başarı, seçme seçilme sınavları ya da diğer bir değişle gelecek yarışları başladı… Sonra yine biraz büyüdük yıllarımızı alan okul bitti iş bulma telaşı başladı, sonrasında hayatlarımız tamamen ailelerden bağımsızlaştı, kendimi evimiz, kendi kanepemiz, kendi sıkıcı faturalarımız, kendi küçük dünyamız oldu ve bizler büyüdükçe sorunlar da çığ gibi büyüdü. Artık eskisi gibi her başımız sıkıştığında anne babanın yanına koşamaz, ya da geceleri yatağımızda korktuğumuz zamanlar yaptığımız gibi yorganların altına saklanamaz olduk. Çünkü büyüdük ve büyümek zorluk demektir, zorluklarla başa çıkabilmek demektir.

Bazen en güvendiğimizden, kardeşimiz yerine koyduğumuzdan darbe aldık, en yakın bildiğimiz dostumuz hiç ummadığımız anda beklemediğimiz bir hamle yaparak bizi bozguna uğrattı. Bazen gecemizi gündüzümüze katarak çalıştığımız, emek verdiğimiz işimizde hak etmediğimiz sözlere, hareketlere maruz kaldık ya da kim bilir işler tamamen tepetaklak oldu. Bazen de sevdiğimiz, kalbimizi verdiğimiz kişi onun değerini bilmeyerek bize en büyük acıları yaşattı.
Aslında bu ve bir çoğu ayrıntı bizi ayrı ayrı zorlasalar da bu zamanlarda bizleri en çok isyan ettiren de muhtemelen kalbimizde açılan yaralardır. Çünkü maddi ihtiyaçlarımızın yanında, aslında bize ve ruhumuza en iyi gelen şey sevginin gücüdür. Bize bu denli yarayan bir şey aksi bir durumda da yine aynı şiddetle ama tam tersi şekilde etki eder. Diğer her şey penaltı atışlarıyken sevdiğimiz kişiden aldığımız bu darbe kalemize atılan en sert vuruş olur ve kuşkusuz artık isyan ettiğimiz nokta da burada başlar. İsyan etmekte haklıyız çünkü hiç birimiz duyguları alınmış birer robot değiliz, kendi sağlığımız için yaşadığımız mutluluklar kadar sıkıntılarımızı da yansıtmalıyız ama pes edip hayattan elimizi eteğimizi çektim diye kararlar almamalıyız.

Bir keresinde bir fotoğraf karesine takılmıştı gözüm; minik bir arı neredeyse tüm çevresi dikenler içindeki çiçeğin üstünde durmaya çabalıyor, kendisine bal yapmak için gereken nektarı bulmaya çalışıyordu. Minik bir canlı, ama müthiş bir mücadele gücü… Bizler de hayatımızda güzelliklere, mutluluklara ve başarılara sahip olabilmek için hayatın dikenleriyle mücadele ediyoruz. Bazen önümüze engeller çıkmıyor, başladığımız bu yolda kesin adımlarla ilerleyebiliyoruz ama bazen de tıpkı bu bal arısı gibi bizi yıldırmaya çalışan keskin dikenli engellerle savaşmamız ona kafa tutmamız gerekebiliyor. Çünkü hayat adil değildir, kimseye istisnasız, komple ve tamamen memnun edici bir adalet hizmeti sağlamaz. Kimseye kara kaşı, kara gözü için torpil geçmez ya da tüm yolları tamamen açıp engelsiz bir geçiş hakkı sağlamaz. Bizim tek yapmamız gereken içine bindiğimiz bu minik teknenin alabora olmadan yoluna devam etmesini sağlayabilmektir; mücadele etmektir.Sırf, komşunuzun Afrika-Pigme kabilesinden evlat edindiğinden şüphelendiğiniz o feci yaramaz çocuğuyla birlikte on beş dakika oyun oynadınız, yeni başlayan iş arkadaşınıza hata bulmasıyla ünlü müdürle ilgili minik tüyolar verdiniz ya da en yakın arkadaşınızı kırmamak için asosyal kuzeniyle bir akşam yemeği yediniz diye hayatın size torpil geçeceğini ummayın. Hayatın kendine has bir adalet sistemi yoktur, her yeni gün daha farklı sorunlarla yüzleşmemiz mümkün kılar. Biz her ne kadar buna karşı önlem alırsak alalım bu değişmez yine de problemlerle karşılaşırız.

Hayat hepimizi yoruyor, yediden yetmişe, kadın, erkek, zengin fakir, çalışan, evde oturan fark etmeksizin hepimiz aynı çemberin içindeyiz. Mücadele edip, hayat denilen bu hırçın denizde boğulmadan dimdik kalabilenler er geç bu çabalarının ekmeğini yer , ama baştan ilk dalgada korkup elinden kürekleri atıp kaçanlar sadece olduğu yerde sayar ve ilerleyemez. Bu şekilde tembel bir ruha sahip insanlar yaşamlarının hiçbir döneminde ne başarılı ne de mutlu olabilir. Belki dizleriniz her seferinde düşmekten o kadar çok yara aldı ki bir daha aynısını denemeye yeterli cesaretiniz yok, öyleyse güvendiklerinizden, ailenizden ve gerçek dostlarınızdan yardım isteyin, emin olun kimse tutması için uzattığınız eli geri çevirmeyecektir. Siz kendinizde saklı olan o gücü keşfedince karşınıza dikilen o kocaman duvarlar yerle bir oluverir, çünkü her şeyden önce yapabileceğine yürekten inanmak, başarmanın neredeyse yarısıdır. Yorulduklarını düşünenler, haydi kalkın dikenli yollarda yürümeye devam…

1 yorum:

amati dedi ki...

Zor günler geçiriyoruz milletçe.Yoksa dünyaca mı demeliydim bilmiyorum ama böylesine bir dönemde yazınız içimi ısıttı ve beni içine battığım karamsarlık çukurundan bir an olsun alıp çıkardı.
Çok teşekkürler.

Blog Widget by LinkWithin